Gözünüzün önüne getirin: Sıradan bir mahalle bakkalı... Tozlu raflar, taze ekmek kokusu ve kasanın yanında duran, kenarları kıvrılmış, sayfaları veresiye kalemleriyle dolmuş o meşhur defter. Biz ona bugün "borç defteri" diyoruz ve bakınca içimiz daralıyor. Oysa atalarımız ona “Zimem Defteri”derdi ve o defterin kapağını açmak, bir insanın onurunu kurtarmak demekti.
Bugün her şeyin "story"lerde paylaşıldığı, yapılan her iyiliğin altına imza atıldığı, yardım kolilerinin üzerinde devasa logoların bastığı bir devirdeyiz. İyilik artık bir eylem değil, bir "içerik" haline geldi. Ama yüzlerce yıl evvel bu topraklarda öyle bir nezaket hüküm sürerdi ki; zengin, hiç tanımadığı bir mahalleye girer, bakkala “Defteri çıkar,” derdi. Rastgele bir sayfayı açar, kim olduğunu sormadan, ismini söylemeden tüm borçları öder ve sessizce kaybolurdu. Ne veren kimi sevindirdiğini bilirdi, ne alan kimin sayesinde yükten kurtulduğunu…
Şimdi dönüp kendimize bakalım. Birine bir kahve ısmarladığımızda bile içten içe bir "teşekkür" bekliyor, o teşekkür gelmeyince "ne kadar nezaketsiz" diye hayıflanıyoruz. Oysa Zimem Defteri bize şunu fısıldıyor: İyilik karşındaki insanı mahçup etmeye başladığı an, o artık iyilik değil bir ego gösterisidir.
Sokakta yürürken, metrobüste yanımızdakine yer verirken ya da bir arkadaşımızın dert ortağı olurken aslında biz de kendi hayatlarımızın "zimem defterlerini" dolduruyoruz. Ama o defterlerin sayfalarını kibir mürekkebiyle değil, samimiyetle boyamalıyız. Modern insanın en büyük eksiği bu.
Toplumsal yaşayışımız bugün bir "alacak-verecek" davasına dönmüş durumda. Herkes birbirine borçlu; sevgi borçlu, saygı borçlu, en çok da sabır borçlu. Zimem ruhu ise bize bir kaçış yolu sunuyor.
Trafikte birine yol vermek, aslında onun o anki acelesine ve gerginliğine "zimmetli" olan stresini satın almaktır. Birinin hatasını kalabalık içinde değil tenhada örtmek, onun haysiyet defterindeki borcunu silmektir. Gülümsemek, tanımadığımız bir yabancının yalnızlık borcuna ödenmiş bir taksittir.
Zimem Defteri sadece sararmış kağıtlar üzerinde kalan bir tarih notu değildir; o, insan olmanın en yüksek mimarisidir. Birinin yükünü hafifletip, o kişiye yük olduğunu hissettirmemek... İşte asıl sanat budur. Eğer bugün toplum olarak birbirimize tahammül edemiyorsak, bundaki en büyük pay herkesin birbirini "borçlu" görmesidir. Oysa biz, o eski dervişlerin nezaketiyle; sağ elimizle verirken sol elimizi bile kandırmadan yaşamayı öğrenmeliyiz.
Çünkü dünya, parası çok olanların değil, başkasının mahcubiyetini dert edinecek kadar kalbi büyük olanların hatırına dönüyor.

