Bugün vitrin camlarına asılan pembe tülleri, birkaç saat içinde boynunu bükecek pahalı buketleri ve kadını "narin bir çiçek" parantezine sıkıştıran o ezberlenmiş cümleleri izliyoruz.
Modern dünya, 8 Mart’ı bir tüketim şölenine dönüştürüp kadına senede bir gün "hak bahşetme" illüzyonunu oynarken; biz aslında çok daha gür bir sesin, çok daha kadim bir asalet mirasının mirasçılarıyız.
Gelin, bu Kadınlar Günü’nde yönümüzü Batı’nın endüstri çarkları arasında doğan o sancılı kronolojiden biraz daha geriye çevirelim. Göreceğiz ki; bizim hikayemizde kadın, korunmaya muhtaç bir figür değil, bizzat mühür vuran, ordu yöneten ve medeniyet inşa eden o sarsılmaz iradedir.
Bozkırın tozuna karışan at seslerini duymak için kulak kabartın; orada, Pers ordularını dize getiren Tomris Hatun’un bakışlarındaki devlet aklı gizlidir. O, "Hakan ve Hatun buyuruyor ki..." diye başlamayan hiçbir fermanın hükmü olmadığı, kadının otağın sadece direği değil, aklı olduğu bir geleneğin temsilcisiydi. Bu asalet, İslam’ın nuruyla buluştuğunda ise karşımıza Hz. Hatice’nin o devasa güven kalesi çıktı. O, sadece bir eş değil; bir davanın ilk sığınağı, ticaretin zirvesindeki o mağrur duruş ve sadakatin yeryüzündeki en berrak gölgesiydi.
Hz. Aişe’nin ilim meclislerinde binlerce hadis fısıldayan feraseti, bugün "kadın ve bilgi" yan yana gelebilir mi diye soran dünyaya verilmiş bin dört yüz yıllık bir derstir aslında. Selçuklu’nun şefkat abidesi Gevher Nesibe Sultan, bir sevdanın acısından dünyanın ilk tıp şifahanelerinden birini süzüp insanlığa hediye ederken, kadının şifa veren elinin bir medeniyeti nasıl ayağa kaldırabileceğini tarihin kalbine kazıyordu.
Bu topraklarda kadın olmak; Nene Hatun’un tabyalardaki vakur suskunluğuyla, Fatma Aliye’nin kalemindeki o naif ama keskin başkaldırıyı aynı potada eritebilmektir. Bizim medeniyetimizde kadın, hayatın kenar süsü değil, bizzat merkez direğidir. Modernizmin bize bir lütuf gibi sunduğu haklar, aslında bizim tarihimizin her sayfasında zaten mühürlü olan hakikatlerin sönük birer kopyasından ibarettir. Kadın; imanın nezaketi, Türk’ün asaleti ve ilmin ferasetidir. O sustuğunda tarih durur, o yürüdüğünde ise gelecek şekillenir.
8 Mart, sadece bir takvim yaprağının hatırına yapılan bir tören değil, bu muazzam cevherin yeniden farkına varıldığı bir idrak şöleni olmalıdır. Kökü bu denli derinde olan bir çınarın dalları, popüler kültürün geçici rüzgarlarıyla asla sarsılmaz.
Kadın, kendi içindeki o tarihi mirası uyandırdığı an, dünya yeniden o eski, adil ve asil dengesine kavuşacaktır. Unutulmamalıdır ki; bir milletin istikbali, kadının zihnindeki aydınlık ve ruhundaki vakar kadardır.

