Sevgili dostum, bugün seninle biraz dertleşelim istiyorum. Şöyle pencerenin önünde, elimizde dumanı üstünde bir çay varmışçasına, telaşsız ve samimi...
Hiç düşündün mü; biz bu hayatta neyin peşindeyiz? Gökyüzünün o aldatıcı maviliğine kapılıp, avuçlarımızdaki toprağın sıcaklığını ne zaman terk ettik? Sahi, biz kanat çırpan birer kuş muyuz, yoksa kalbi yere çarpan birer insan mı?
İçinde yaşadığımız bu devir, bize sürekli olarak başarıya tapınmayı aşılıyor. Herkes en yüksek dala tünemek, en parlak yıldızı kapmak, "en" olan her şeyin sahibi olmak peşinde. Birer pervane gibi sahte ışıkların etrafında dönerken, aslında kendi özümüzden, yani o kadim insanlığımızdan fersah fersah uzaklaşıyoruz. Uçmaya çalışırken, kanatlarımızın rüzgarıyla yerdeki karıncanın ahını duymaz olduk. Oysa maneviyat, yükselmek değil; aksine tevazu ile eğilip yerdeki o sızıyı fark etme sanatıdır. Bizler gökyüzünde birer sorgulanamaz güç figürü olmaya çabalarken, insanın o en güzel vasfını, yani kalp kırıklığını ve mahcubiyeti yitirdik.
Şimdi durup bir bakalım; o çok arzuladığımız yüksekler bize ne vaat ediyor? Zirvelerin havası keskindir, oksijeni azdır. Orada hırslar semirir ama merhamet nefessiz kalır. Bir kuş gibi süzülmek uğruna, bir insanın gözyaşını silecek olan ellerimizi kanat yapıp feda ettik. Ne garip bir tezat değil mi? Göğe yaklaştıkça ruhumuzun yakınlığı azalıyor. Kendimizi asılı kalmış ruhlar gibi hissediyoruz; ne tam göğe aitiz ne de yerin o dingin huzuruna. Çünkü biz, kuş olmak için yaratılmadık. Biz, göğe bakıp yerdeki yarayı sarmak için halk edildik. Maneviyatın o incelikli terazisinde, bir kanat çırpışının ağırlığı, bir gönül alışın yanında boş ve anlamsız kalır.
Peki, ne yapmalı? Gelin, bu gönül yorgunluğunu bir kenara bırakıp aslımıza, yani o bereketli toprağımıza dönelim. Uçmak, geçici bir hevestir; yürümek ise bir kader. Gerçek hürriyet, en yükseğe çıkmakta değil, en dipten bir "elif" gibi doğrulabilmektedir. İnsan olmayı hatırlamak; noksanlığımızı, acziyetimizi ve o muazzam manevi muhtaçlık halimizi kucaklamaktır.
Unutma dostum; kuşlar fırtınada sığınacak bir yuva arar ama insan, fırtınanın bizzat kendisinde Rabbini bulur. Kanatlarını hırsın rüzgarına değil, teslimiyetin rüzgarına bırak. Göreceksin ki; uçmaya çalışmayı bıraktığın an, ruhun zaten en yüce katlara kanatlanmış olacak. Çünkü en büyük mucize, kuş olup uçmak değil; insan olup bu toprakta iz bırakabilmektir.
Vesselam…

