Hayal kırıklığı, insanın kendi elleriyle büyüttüğü bir bahçenin, hiç beklenmedik bir kış gecesinde kırağıyla tanışması gibidir. Özenle sulanan umutlar, dalları titreyen beklentiler ve güneşin doğuşuna dair kurulan o sarsılmaz inanç, bir anda yerini derin bir sessizliğe bırakır. İnsan o an sorar kendine: Bu kadar devasa bir keder, bu kadar küçük bir bedene nasıl sığar? Oysa hayal kırıklığı sadece kalbe sığmaz; o, insanın bakışlarındaki ferin sönmesine, sesindeki o neşeli tınının yavaşça çekilmesine sığar. Bir fincan kahvenin soğuyan buharında, pencereden bakarken uzaklarda kaybolan bir noktanın belirsizliğinde kendine yer bulur.
Gecenin en kuytu saatinde, tavanın gri karanlığına sığar mesela. İnsan o anlarda sadece bir hayalin değil, o hayale yüklediği tüm anlamların altında ezildiğini hisseder. Göğüs kafesi, dünyanın en geniş meydanıymış gibi bu hüznü ağırlamaya çalışır ama nafile; kaburgalar daralır, nefesler yetim kalır. Hayal kırıklığı, aslında insanın en çok dününe ve hiç gelmeyecek olan o yarınına sığar. Kurulan cümlelerin yarım kalan noktalarına, söylenmekten vazgeçilen kelimelerin ağırlığına gizlenir. Şehirler değişir, insanlar geçer, yollar biter ama o sızı, insanın sırtında taşıdığı görünmez bir heybe gibi her yere onunla birlikte taşınır.
Yine de bu amansız sızı, insanın ruhundaki o çatlaklardan sızarak aslında ona dayanıklılığın kitabını yazdırır. Kırılan her parça, canı yandırsa da ruhun daha derin katmanlarını gün yüzüne çıkarır. Hayal kırıklığı, bir vakit sonra o görkemli ve yakıcı halinden sıyrılıp bir anının sessizliğine, bir kitabın sararmış sayfasına veya bir sonbahar yaprağının ağır ağır yere düşüşüne sığar hale gelir. Sığamadığı her yerden taşarak bizi büyütür ve nihayetinde, kabuk bağlamış bir yaranın hafif sızısında, yaşanmışlığın verdiği o olgun ve hüzünlü huzura yerleşir.
Ve hayal kırıklığı artık canı yakan bir kor değil, ruhun derinliklerinde bir tecrübe feneri olarak asılı kalır; sığdığı yer ise artık sadece geçmişin o geniş ama uzak limanıdır.
Vesselam..

