Bir çocuğun dünyasında siyah, sadece bir renktir; resim defterinde bir çizgi, gecenin ortasında sığınaklı bir gölge... Ama Yaşar için siyah, 13 yaşında babasının kokusunu, sesini ve güven veren varlığını elinden alan sert bir kaderin adı oldu. Yerin metrelerce altından yükselen o ağır sessizlik, yerin üstünde küçücük bir çocuğun ömür boyu taşıyacağı sessiz bir çığlığa dönüştü.
Soma’da toprağa düşen sadece bedenler değildi; Yaşar’ın gökyüzüne salacağı uçurtması, sokak aralarındaki hevesli oyunları, bir pazar sabahı babasının elini tutup yürüyeceği o fütursuz adımlar da o karanlık galerilerde kaldı. Çocukluk, zamanın demlenerek akması gereken şefkatli bir yolculukken; Yaşar tek bir günün, tek bir kara haberin içinde, bir anda büyümek zorunda bırakıldı. Çocukluğun sınırları bir günde çekildi, geriye olgunlaşmak zorunda kalan buruk bir yürek kaldı.
Bizler yerin üstünde hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ederken, gündemler değişip takvim yaprakları eskidikçe bir şey hep taze kalıyor: Bir çocuğun yarım kalan çocukluğu. O çocukluk bize her an şunu fısıldıyor: Güvenli kılınmayan her çalışma ortamı, tedbirsizlikle üstü örtülen her ihmal, sadece bir emekçinin yaşamını değil; bir evin neşesini, bir çocuğun yarınlarını çalıyor.
Yaşar’ın bakışlarındaki o erken büyümüş ifade, sadece bireysel bir acının değil, unuttuğumuz vicdani sorumluluklarımızın aynasıdır. Bir çocuğun gözündeki siteme verecek samimi bir cevabımız yoksa, kurduğumuz süslü cümlelerin de hiçbir anlamı yoktur. Yerin altını aydınlatmak belki mümkün değil ama yerin üstünde adaleti, insan hayatının değerini ve sorumluluk bilincini diri tutmak bizim boynumuzun borcudur. Unutmamak ve unutturmamak, Yaşar’ın elinden kayıp giden o çocukluğa borçlu olduğumuz en temel insani ödevdir.

