Kalbin daraldığı, çaresizliğin göğsümüze bir dağ gibi oturduğu o sisli anlarda hep bir “melce” ararız. Sığınacak bir liman, fırtınadan koruyacak kuytu bir köşe, başımızı yaslayıp sesimizi duyurabileceğimiz bir göğüs… Kimimiz bir insanın merhametli tebessümüne sığınır, kimimiz tatlı bir söze, sıcak bir kucağa. Zannederiz ki bir gönül, başka bir gönlün nihai sığınağı olabilir.
Geçenlerde bir dostumla oturuyorduk. Yıllarca sevgiyi, dostluğu, insan tutunmalarını ruhunun tek sığınağı belleyen; o kelimenin, yani “melce”nin bütün manasını fani bir kalbin kapısında arayan bir insandı o. İnsan gönlünü melce sanmanın amansız sancısını gözlerinde görüyordunuz. Şöyle dedi bana, sesi bir yaprak gibi titreyerek: “Ben fırtınada dalına sığındığım her ağacın gün gelip kırıldığını gördüm. İnsan insana ancak geçici bir gölgeymiş meğer. Gerçek sığınak, gölgeyi yaratanın ta kendisiymiş.”
İşte o an, bir insanın hayatındaki en büyük ve en sessiz devrime şahitlik ettim: İnsani bir beklentiden, ilahi bir teslimiyete geçiş devrimi.
Gönül sığınağının yetmediği yerde başlar ilahi sığınak. Çünkü insanoğlunun kalbi de, merhameti de nihayetinde sınırları olan bir kuyu. Sizi bir yere kadar anlar, bir yere kadar taşır. Oysa ruhun açlığı sonsuzdur; fanilikle doyurulamaz. O dostum, göğsündeki o derin boşluğun insani bir sevgiyle dolmayacağını anladığı gün, yüzünü göklere döndü. İnsanların kapısında dilenmeyi bıraktığı an, asıl sahibinin kapısında sultan oldu.
Şimdi soruyorum size: Sizin melceniz neresi? Kalbinizi yıkıp geçen her fırtınada kime koşuyorsunuz? Kırılmaya mahkûm birer cam parçası olan insanlara mı, yoksa o kalbi yaratan sonsuz merhamete mi?
Unutmayın; insan insana gölge olur ama sığınak olamaz. Asıl melce, ne zaman kapısını çalsanız sizi içindeki her şeyle kabul eden, kırıklarınızı birer mücevher gibi toplayan O sonsuz rahmettir. Başınızı O’nun eşiğine koyduğunuzda, fırtınanın tam ortasında bile evinizde olursunuz.

