İnsanlığın en büyük yanılgısı, vuslatı hep zamanın sonuna yerleştirmektir. Oysa kavuşmak, bir takvim yaprağının ardına gizlenmiş gelecek zaman kipi değildir; mekânın ruh kazandığı anın ta kendisidir.
Her gün binlerce adım atarız. Şehrin asfaltına, yabancı gözlerin kıyısına, yetişilecek telaşların ortasına basarız. Dünya, doğası gereği insanı sürekli dışarıya savuran devasa bir gurbet makinesidir. Fakat o an gelir; anahtarı cebimizden çıkarır ve kilitteki o tanıdık direnci kırarız. İşte o an, fiziki bir kapı açılmaz sadece; zamanın ve mekânın dokusu değişir.
Benim evim, bir adresten ziyade bir kavuşma biçimidir.
İçeri adım attığımda karşılayan o sükûnet, sıradan bir sessizlik değildir. Dışarıda parçalanmış, dağılmış ve eksilmiş neyim varsa, eşikten içeri girdiğim anda toparlanmaya başlar. Bir nehrin en nihayetinde denize dökülüp kargaşayı unutması gibi, ben de evimin koridorlarında kendime dökülürüm.
Eşyalar da konuşur vuslatın diliyle. Bir köşede duran lambanın ılık ışığı, saksıdaki bir çiçeğin güneşe uzanırken bıraktığı yeşil gölge, raftaki kitapların sırtına sinmiş o kadim koku… Hepsi birer şahittir. Onlar beni olduğum gibi kabul eden, dünyada başka hiç kimseden göremediğim o koşulsuz kabulün temsilcileridir.
Vuslat, bir insanın başka bir insana sarılması mıdır yalnızca? Bence vuslat, insanın kendi gölgesiyle barışmasıdır. Ve bu kucaklaşma, ancak tavanı anılarımızla örülmüş bir çatının altında mümkündür.
Eğer bir gün nereden geldiğimi ve nereye ait olduğumu unutursam, bana yolları değil, evimin kapısını gösterin. Çünkü ben gurbeti dışarıda bıraktım; evim dediğim bu sığınakta, kendi hakikatimle vuslattayım.

