Ey insanoğlu! Bu fani alemdeki hayat dediğin, nihayeti bulunmaz bir arayıştan ibarettir. Yolumuzu kaybettiğimiz, gönlümüzün daraldığı, ne yana döneceğimizi bilemediğimiz o gurbet zamanlarında hep elimizden tutacak bir rehber, bir mürşid ararız. Kimi bu hikmeti koca koca kitapların satırlarında arar, kimi bir insan-ı kâmilin dizinin dibinde. Acizane bu fakir ise aradığı pek çok hakikati, Elazığ’ın o bereketi bol topraklarında başını boynu bükük ama vakurca göğe kaldırmış sarı bir ayçiçeğinde bizim diyarda günebakan derler,müşahede ettim.
Onu kendime bir ibret aynası, bir üstat bellediğim gün, bu gönül hanesinin dönüm noktası oldu. Harput’un rüzgârı esip geçerken, bir tarla kenarında toprağa mütevazı ama dirençli köklerle tutunmuş bu mahluku izlerken, bize lisan-ı hal ile fısıldadığı o büyük sırları fark ettim. Ayçiçeği dediğin, o koca ve gösterişli çiçeğini güneşe açmadan evvel, toprağın karanlık derinliklerine sessizce kök salar. Fırtına koptuğunda devrilmemesinin hikmeti, boyunun posunun heybetinden değil; gözle görülmeyen o derin köklerindendir. Üstattan aldığım ilk ders şu oldu: Bu alemde parlayıp boy göstermeden evvel, kendi özüne, edebine ve toprağına sağlam tutunmalısın. Zira hakiki bir duruş, süslü laflardan değil, derinde saklı olan güzel ahlaktan neşet eder.
Bu günebakanın hikmetindeki en büyüleyici hal ise şüphesiz güneşe olan o katıksız sevdası ve sadakatidir. Seher vakti günün ilk ışığı vurunca yüzünü doğuya döner ve gün boyu o nuru adım adım takip eder. Gölgeye, karanlığa ya da arkasındaki çorak dünyaya dönüp bakmaz; gözü her daim aydınlıktadır. Biz insanoğlu ise ne yazık ki sık sık karanlığa, vesveseye ve geçmişin kasvetine takılır kalırız. Oysa bu mübarek bitki bana öğretmiştir ki, yüzünü neye dönersen halin ona benzer. Nura dönersen aydınlanır, zulmete bakarsan kaybolursun. Hayat yolunu çizerken yüzünü her daim Hakk’ın nuruna, umuda ve güzelliğe dönmek, bir dervişin yegâne nefesidir.
Güneş batıp da zifiri gece çöktüğünde günebakan boynunu büker. Lakin bu bir teslimiyet değil, tefekkürle sabahı bekleyiş, yeniden doğuşa güç toplamaktır. Daha da ibretliği; olgunlaşıp içi hikmetle, tohumla dolduğunda o dik duran başı ağırlaşır da toprağa doğru süzülür. Gece çöktüğünde paniğe kapılmadan sabretmeyi bilmek gerek. İnsan dediğin de tıpkı o günebakan gibi ilimle, hikmetle ve yaşla olgunlaştıkça kibirlenip böbürlenmek yerine, başını secdedeymişçesine eğmeyi, mahviyet sahibi olmayı öğrenmelidir.
Şimdi ne zaman yolumu, yönümü şaşıracak olsam, o Elazığ topraklarındaki sarı üstadımı hatırlarım. Toprağa sağlam basmak, fırtınada esnemek ama kırılmamak, karanlığa değil daima nura bakmak ve ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın tevazudan ayrılmamak... Bir günebakanın kısacık ömrüne sığdırdığı bu büyük tabiat, aslında arayıp durduğumuz o gönül huzurunun ta kendisidir. Belki de bütün mesele, şu fani dünyadaki yapay ışıkları bir kenara bırakıp yüzümüzü hakiki güneşe, Yaratıcı’nın nuruna dönmektir.

