Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Merve NAVRUZ
Köşe Yazarı
Merve NAVRUZ
 

TANIDIK ACI

Sizler, bizim geleceğimiz olanlar; muhtemelen yeşeren ormanların, temiz gökyüzünün altında ya da belki de bizim yıktığımız dünyanın külleri arasında bu satırları okuyorsunuz. Size bu mektubu, insanlığın kendi özünü defalarca tek bir pazar yerinde, tek bir zeytin ağacının gölgesinde kurban ettiği karanlık, sağır ve dilsiz bir çağın içinden yazıyorum. Biz, acıyı tarihin sayfalarına hapsetmeyi, her felaketten sonra "bir daha asla" demeyi modernleşmek sanan derin bir yanılgının nesliydik. Oysa zaman denilen nehir akıp giderken, vahşetin sadece rengi, mekânı ve teknolojisi değişti; insanın insanı yutma vahşeti hiç eksilmedi. Bundan otuz küsur yıl önce, Avrupa’nın tam kalbinde, Srebrenitsa adında küçük bir kasabada ölümün koyu ve geniz yakan kokusu göğe yükseldi. Sadece birkaç gün içinde binlerce ruh, sırf kimlikleri, isimleri ve inançları yüzünden toprağın altına diri diri, topluca gömüldü. Dünya o gün büyük bir sessizliğe büründü, kameralar sadece kaydetti, takım elbiseli bürokratlar güvenli odalarında kadehlerini kaldırdı. İnsanlık, o gün toplu mezarların üzerinde açan ve sadece o mezarlardaki bedenlerin kimyasıyla beslenen mavi kelebeklerin kanatlarında can verdi. Bizler, o kelebeklerin yasını tutarken, bu canavarlığın tarihin en karanlık odasında kilitli kalacağını umma gafletinde bulunduk hissizce. Fakat yanılmıştık, hem de çok büyük yanılmıştık. Srebrenitsa’nın üzerinden çok geçmeden, insanlığın o ölümcül hafızasızlığını ve derin uykusunu fırsat bilen aynı karanlık canavar, bu kez Filistin’de, Gazze’nin daracık ve etrafı tellerle çevrili sokaklarında uyandı. Biz bugün, çocukların el ve ayak bileklerine isimlerinin yazıldığı bir çağda yaşıyoruz; öldüklerinde parçalanan küçücük cesetleri anne babaları tarafından teşhis edilebilsin diye... Srebrenitsa’da ölüm sessizce, kuytularda, saklanarak ve inkâr edilerek gelmişti. Filistin’de ise her şey tüm dünyanın gözü önünde, avuçlarımızın içindeki akıllı telefonların ekranlarında, canlı yayınlarda ve ne yazık ki bazı salonların alkışları eşliğinde yapılıyor. Bir annenin, evladının beyaz kefene sarılı cansız bedenini göğsüne bastırıp göğe doğru attığı o çığlık, Srebrenitsa’daki Boşnak annenin feryadıyla tıpatıp aynı frekansta titretiyor arşı. Coğrafyalar değişiyor, isimler değişiyor, tepemize düşen bombaların markaları yenileniyor; ama kurbanın çaresizliği ile zalimin yüzündeki o kibirli, o korkunç hissizlik milim değişmiyor. Eğer bu satırları okurken tüyleriniz ürpermiyor, kalbinizde bir sızı hissetmiyorsanız, bilin ki siz de bizim düştüğümüz o en büyük, o en süslü tuzağa düşmüşsünüzdür: Alışmak. Bizler, ekranlarımızda her gün can çekişen bebekleri izlemeye alıştık. Bir halkın köklerinden sökülüşünü, evlerinin başlarına yıkılışını akşam hava durumu raporu gibi edilgen bir sakinlikle dinlemeye alıştık. Srebrenitsa’da Birleşmiş Milletler’in sözde koruması altındaki çaresiz insanların kamyonlara bindirilip ölüme teslim edilişini izleyen insanlık, bugün Filistin’de sığınılacak son yer olan hastanelerin, okulların ve çadırların bombalanmasını aynı felç edici soğukkanlılıkla izliyor. İlerleme dediğimiz o parlak kelime, aslında sadece katliam silahlarının daha rafine, acının ise daha görünür ama daha değersiz hale gelmesinden başka bir şey değilmiş, bunu yaşayarak anladık. Geleceğin insanı, eğer hâlâ bir kalbin, bozulmamış bir vicdanın varsa sana yalvarıyorum; tarih kitaplarında okuyacağın o süslü, diplomatik yalanlara, dengelerden bahseden sahte teorilere sakın inanma. Zalimin de mazlumun da ırkına, dinine ya da diline bakarak acıyı terazide tartma. Srebrenitsa'yı unutma ve Filistin’de yaşanan o çürümeyi asla unutturma. Çünkü unutmak ve kanıksamak, o bombaları bırakan uçakların pilotları kadar, o tetiği çeken eller kadar suçludur. Biz size temiz, onurlu ve barış dolu bir dünya miras bırakamadık; size sadece gözü yaşlı anneler, enkaz altında kalmış parçalanmış oyuncaklar ve kanla sulanmış darmadağın topraklar devrediyoruz. Eğer bugün siz bizim düştüğümüz bu dipsiz, bu karanlık vicdan kuyusundan çıkmayı başarabildiyseniz, bilin ki bu bizim sessizliğimizin yarattığı o ağır, o kanlı derstendir. Eğer hâlâ insan kalabildiyseniz, lütfen bizim adımıza insanlıktan özür dileyin.
Ekleme Tarihi: 13 Temmuz 2026 -Pazartesi

TANIDIK ACI

Sizler, bizim geleceğimiz olanlar; muhtemelen yeşeren ormanların, temiz gökyüzünün altında ya da belki de bizim yıktığımız dünyanın külleri arasında bu satırları okuyorsunuz. Size bu mektubu, insanlığın kendi özünü defalarca tek bir pazar yerinde, tek bir zeytin ağacının gölgesinde kurban ettiği karanlık, sağır ve dilsiz bir çağın içinden yazıyorum. Biz, acıyı tarihin sayfalarına hapsetmeyi, her felaketten sonra "bir daha asla" demeyi modernleşmek sanan derin bir yanılgının nesliydik. Oysa zaman denilen nehir akıp giderken, vahşetin sadece rengi, mekânı ve teknolojisi değişti; insanın insanı yutma vahşeti hiç eksilmedi.

Bundan otuz küsur yıl önce, Avrupa’nın tam kalbinde, Srebrenitsa adında küçük bir kasabada ölümün koyu ve geniz yakan kokusu göğe yükseldi. Sadece birkaç gün içinde binlerce ruh, sırf kimlikleri, isimleri ve inançları yüzünden toprağın altına diri diri, topluca gömüldü. Dünya o gün büyük bir sessizliğe büründü, kameralar sadece kaydetti, takım elbiseli bürokratlar güvenli odalarında kadehlerini kaldırdı. İnsanlık, o gün toplu mezarların üzerinde açan ve sadece o mezarlardaki bedenlerin kimyasıyla beslenen mavi kelebeklerin kanatlarında can verdi. Bizler, o kelebeklerin yasını tutarken, bu canavarlığın tarihin en karanlık odasında kilitli kalacağını umma gafletinde bulunduk hissizce.

Fakat yanılmıştık, hem de çok büyük yanılmıştık. Srebrenitsa’nın üzerinden çok geçmeden, insanlığın o ölümcül hafızasızlığını ve derin uykusunu fırsat bilen aynı karanlık canavar, bu kez Filistin’de, Gazze’nin daracık ve etrafı tellerle çevrili sokaklarında uyandı. Biz bugün, çocukların el ve ayak bileklerine isimlerinin yazıldığı bir çağda yaşıyoruz; öldüklerinde parçalanan küçücük cesetleri anne babaları tarafından teşhis edilebilsin diye... Srebrenitsa’da ölüm sessizce, kuytularda, saklanarak ve inkâr edilerek gelmişti. Filistin’de ise her şey tüm dünyanın gözü önünde, avuçlarımızın içindeki akıllı telefonların ekranlarında, canlı yayınlarda ve ne yazık ki bazı salonların alkışları eşliğinde yapılıyor. Bir annenin, evladının beyaz kefene sarılı cansız bedenini göğsüne bastırıp göğe doğru attığı o çığlık, Srebrenitsa’daki Boşnak annenin feryadıyla tıpatıp aynı frekansta titretiyor arşı. Coğrafyalar değişiyor, isimler değişiyor, tepemize düşen bombaların markaları yenileniyor; ama kurbanın çaresizliği ile zalimin yüzündeki o kibirli, o korkunç hissizlik milim değişmiyor.

Eğer bu satırları okurken tüyleriniz ürpermiyor, kalbinizde bir sızı hissetmiyorsanız, bilin ki siz de bizim düştüğümüz o en büyük, o en süslü tuzağa düşmüşsünüzdür: Alışmak. Bizler, ekranlarımızda her gün can çekişen bebekleri izlemeye alıştık. Bir halkın köklerinden sökülüşünü, evlerinin başlarına yıkılışını akşam hava durumu raporu gibi edilgen bir sakinlikle dinlemeye alıştık. Srebrenitsa’da Birleşmiş Milletler’in sözde koruması altındaki çaresiz insanların kamyonlara bindirilip ölüme teslim edilişini izleyen insanlık, bugün Filistin’de sığınılacak son yer olan hastanelerin, okulların ve çadırların bombalanmasını aynı felç edici soğukkanlılıkla izliyor. İlerleme dediğimiz o parlak kelime, aslında sadece katliam silahlarının daha rafine, acının ise daha görünür ama daha değersiz hale gelmesinden başka bir şey değilmiş, bunu yaşayarak anladık.

Geleceğin insanı, eğer hâlâ bir kalbin, bozulmamış bir vicdanın varsa sana yalvarıyorum; tarih kitaplarında okuyacağın o süslü, diplomatik yalanlara, dengelerden bahseden sahte teorilere sakın inanma. Zalimin de mazlumun da ırkına, dinine ya da diline bakarak acıyı terazide tartma. Srebrenitsa'yı unutma ve Filistin’de yaşanan o çürümeyi asla unutturma. Çünkü unutmak ve kanıksamak, o bombaları bırakan uçakların pilotları kadar, o tetiği çeken eller kadar suçludur. Biz size temiz, onurlu ve barış dolu bir dünya miras bırakamadık; size sadece gözü yaşlı anneler, enkaz altında kalmış parçalanmış oyuncaklar ve kanla sulanmış darmadağın topraklar devrediyoruz. Eğer bugün siz bizim düştüğümüz bu dipsiz, bu karanlık vicdan kuyusundan çıkmayı başarabildiyseniz, bilin ki bu bizim sessizliğimizin yarattığı o ağır, o kanlı derstendir. Eğer hâlâ insan kalabildiyseniz, lütfen bizim adımıza insanlıktan özür dileyin.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seydisehirinsesi.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.