Babamın elleri toprak kokardı; benim ellerim ise kurşun kalem, silgi ve mürekkep lekeleriyle doluydu.
Yıl 1923’ün sonbaharıydı. Ankara’nın bozkırı, sarının en hırçın tonuna bürünür, rüzgâr kerpiç duvarların arasında ıslık çalarak gezinirdi. O günlerde sokaklarımızda ayak seslerinden çok, derin bir sessizlik, yorgun bir bekleyiş hakimdi. Daha dün cepheden dönen komşumuz Deli Hasan amcanın ayağındaki sargı bezi, anaların gözlerindeki kurumuş yaşlar ve hepimizin sırtında, adı konulmamış o büyük yokluk… Biz o zamanlar adını tam koyamazdık ama adımlarımızın atıldığı toprağın henüz adını bulamamış bir kuştuk.
Derken bir gün, köyün meydanındaki eski çınarın dibinde bir telgraflık haber uçtu. “Cumhuriyet ilan edildi” dediler. Çocuk aklım, kelimenin büyüklüğünden korkmuştu ilkin. ‘Cumhuriyet’ ne büyük ne gümüşten bir sözcüktü! Acaba yenir miydi? Acaba tahta binekli bir at gibi bizi uzaklara taşır mıydı?
Öğretmenimiz Ali Efendi, tahtanın önüne geçip tebeşirle kocaman harflerle yazdı o kelimeyi. Tebeşir tozu havada dans ederken, gözlerindeki yaşları saklamaya çalışmıştı. “Çocuklar” demişti sesi titreyerek, “Artık bu dağlarda sadece rüzgârın değil, sizin de sesiniz duyulacak. Siz artık kimsenin tebaası değil, bu ülkenin efendisisiniz.”
O gün, ayağımdaki delik kara lastik pabucuma baktım. İçimden, “Madem efendiyiz, o halde bu sokaklar bizim” diye geçirdim. O küçük köy okulunda, gaz lambasının titrek ışığında alfabe söküşümüzü hatırlıyorum. Her harf, karanlıkta yakılmış bir kandil gibiydi. Biz harfleri öğrendikçe, dünya büyüyor; dünya büyüdükçe, içimizdeki o korkak serçe cesur bir karta dönüşüyordu.
Zaman, o bozkır rüzgârının önünde savrulan sarı yapraklar gibi hızla geçti. Şimdi neredeyim? Yüzyılın öbür ucunda, zamanın büküldüğü o modern şehrin kulesindeyim.
Gözlerimi kapatıp açtığımda, çocukluğumun o gaz lambalı odasından çıkıp, cam gökdelenlerin, ışıl ışıl caddelerin ve koskoca bir geleceğin tam ortasına düştüm. Şimdi bu ülkenin sokaklarında kız çocukları elinde bilim kitaplarıyla yürüyor; uzaya gönderilen uyduların rüyasını kuruyor gençler. O gün delik pabucuyla toprağa basan o küçük çocuğun torunları, bugün dünyanın dört bir yanında sanatla, bilimle, özgürlükle ses veriyor.
Anladım ki Cumhuriyet; sadece kâğıda yazılmış bir rejim değil, o gaz lambasının ışıltısının bugünün neon ışıklarına kadar uzanan sönmez yolculuğudur. O, dedemin toprağa düşen nasırlı elinden tutarak bugüne getirdiği, bana uzattığı meşaledir.
Şimdi pencereden dışarı bakıyorum. Gökyüzünde parıldayan yıldızlara bakıp gülümsüyorum. Biliyorum ki o gün Ankara’da yakılan o küçük kıvılcım, bugün hepimizin içindeki gökyüzünü aydınlatıyor.
Ve ben, o çocuk halimle hâlâ aynı inançla fısıldıyorum: İyi ki doğdun çocukluğum, iyi ki doğdun yarınımız...

