Varlık hırkasını üzerimize geçirdiğimiz günden beri, her birimiz şu yeryüzü hanında birer yolcuyuz. Tasavvuf ehli der ki; “İnsan odur ki, dünyadan göçer ama izi kalır.” Peki ya iz bırakmak, sadece insana mı mahsustur? Kainat kitabını basiretle okuyanlar için, bir karıncanın yürüyüşünde de, bir kuşun kanat çırpışında de ebediyetin sırları gizlidir. Bugün sizi, zamanın ötesinde bir ormana, felsefi bir hakikatin kanatlarında götürmek isterim.
Eski zamanların birinde, heybetli dağların eteğinde, hırçın rüzgarların estiği çorak bir vadi vardı. Bu vadinin sakinlerinden biri, ömrünü rızkını aramaya ve eşyanın hakikatini tefekkür etmeye adamış Saksağan Tûba idi. Tûba, diğer kuşlar gibi sadece bugünüyle yaşayan bir canlı değildi; o, varoluşun "şimdi"den ibaret olmadığını sezen arif bir ruha sahipti. Bir gün, toprağın bağrından kopardığı bir çınar tohumunu gagasına aldı. İçindeki felsefi seda ona fısıldadı: "Bu tohum bir imkandır. Ve her imkan, doğru toprakla buluştuğunda ebediyete açılan bir kapıdır." Tûba, vadinin tam kalbine, toprağın en derin ve kuytu yerine o küçük tohumu gömdü. Onu oraya bırakırken, ne kendisi o ağacın gölgesinde serinleyebilecekti ne de dallarındaki meyveden tadabilecekti. Çünkü fani ömrünün nihayeti yakındı. Nitekim, çınar henüz topraktan başını kaldırmadan, Tûba kanatlarını ebedi aleme doğru çırptı, dünyadaki nöbetini bitirdi.
Aradan mevsimler geçti, asırlar devrildi. O küçük tohum, toprağın altındaki karanlık riyazetini tamamlayıp gün ışığına çıktı. Büyüdü, serpildi; göğe doğru yükselen heybetli bir çınar oldu. Artık Tûba yoktu ama bıraktığı eser zamanı alt etmişti. Ağacın heybetli gölgesi, çöl sıcağından kaçan ceylanlara ve yorgun kurtlara bir sığınak oldu; o gölgede serinleyen her bir can, bilmeden Tûba’nın ruhuna bir serinlik üfledi. Göğe uzanan dalları, yüzlerce kuş nesline yuva oldu; baharlarda o dallarda şakıyan her bir yavru, varoluş bestesinin birer ayeti gibi semaya yükseldi. Derine uzanan kökleri ise toprağı tuttu, erozyonu önledi ve vadinin gizli nehirlerini korudu.
İşte tam bu noktada tefekkür derinleşir; Tûba gitmişti, fakat ameli akıp gidiyordu. Ağacın gölgesinde dinlenen bir ceylanın huzuru, dallarında öten bir bülbülün neşesi, her an Tûba’nın varlık sayfasına birer hasene olarak yazılıyordu. Maddeten yok olan bir kuş, manen kainatın kalbinde yaşamaya devam ediyordu. Tasavvufta fena bulmak, beka kapısını aralamaktır. Kendinden geçip bütüne hizmet etmek, fani olanı baki kılmanın yegane yoludur. Sadaka-i cariye, tam olarak bu felsefi dönüşümün adıdır: Sen durursun ama iyiliğin yürür; sen susarsın ama eserin konuşur.
Saksağan Tûba, bir tohumla zamana meydan okudu. Bizler ise eşref-i mahlukat olarak yaratılmışken, arkamızda hangi çınarların tohumlarını bırakıyoruz? Bugün kendimize ve kalbimize şu soruyu miras bırakalım: Dünya vadisinden geçip giderken, arkamızda gölgesinde canların ferahlayacağı bir çınar bırakabiliyor muyuz? Yoksa rüzgarın savurduğu kuru bir yapraktan mı ibaret kalıyoruz? Niyetimiz hayır, akıbetimiz hayır, geride bıraktığımız izler baki olsun.

