Dünya üzerinde yürüyen her ruh, aslında kendi boşluğunu tamamlayacak o gizli simetriyi arar. Bir adam ve bir kadın, hayatın kalabalık koridorlarında birbirine teğet geçmek yerine tam merkezden çarpıştıklarında, aralarındaki bağ sadece bir duygu değil, varoluşsal bir tetabuk halini alır. Adam, zihnindeki soruların keskin köşelerini yumuşatacak bir cevap ararken; kadın, sessizliğinin içine sakladığı anlamın bir karşılığını beklemektedir. Bir araya geldiklerinde fark ederler ki, aralarındaki uyum tesadüfi bir benzerlikten öte, iki ayrı mermer parçasının birleşince tek bir sütunu oluşturması gibi dikey ve sarsılmaz bir örtüşmedir.
Felsefi bir derinlikle birbirlerine baktıklarında, "ben" ve "sen" kavramlarının sınırları şeffaflaşmaya başlar. Adam, kadının gözlerinde kendi eksik yanlarının tamamlandığını gördüğünde, bunun sadece fiziksel bir birliktelik değil, manevi bir vuslat olduğunu kavrar. Eğer bir kağıdı tam ortasından katladığınızda kenarları birbirinin üzerine kusursuzca biniyorsa, işte onların ruhları da kaderin elinde öyle katlanmış ve tek bir yüzey haline gelmiştir. Bu durum, bireyin kendi kimliğini yitirmesi değil, aksine en saf halini karşısındakinin aynasında bulmasıdır.
Sorguladıkları şey, bu tam örtüşmenin bir son mu yoksa bir başlangıç mı olduğudur. Kadın, adama bakarak sessizce şunu fısıldar gibidir: Gerçek tetabuk, iki insanın birbirine benzemesi değil, birbirlerinin yaralarına tam oturan bir merhem gibi olmalarıdır. Birinin boşluğu diğerinin doluluğuyla, birinin suskunluğu diğerinin kelamıyla birleşir. Bu manevi çakışma halini yaşadıklarında anlarlar ki; kainat aslında her parçanın bir eşi olduğu devasa bir yapbozdur ve insan, kendi tetabukunu bulduğunda aslında eve dönmüş sayılır.
Bu nihai buluşma, sadece iki bedenin yan yana gelmesi değil, varlığın derinliklerinde saklı olan o ilahi mührün yerini bulmasıdır. Belki de tetabuk, hayatın tüm karmaşası ve gürültüsü içinde, bir başkasının ruhunda kendi yankını hiçbir bozulma olmadan duyabilme mucizesidir. İnsan çoğu zaman başkalarına alışır, başkalarını sever ya da onlara katlanır; fakat çok az ruh, kendi varoluş çizgilerinin bir başkasınınkiyle milimi milimine örtüştüğü o mutlak vuslat anına şahitlik eder. Bu, bir aynanın diğerine bakması değil, iki aynanın birbirine paralel durarak aradaki boşluğu sonsuzlukla doldurmasıdır. Eğer bir gün o eşsiz örtüşmeyi yakalarsanız, zamanın durduğunu ve tüm felsefi soruların sustuğunu fark edersiniz; çünkü hakikat, kelimelerin bittiği ve sessizliğin tam bir uyumla paylaşıldığı o dar alanda gizlidir. Şimdi tüm bu anlatılanların ışığında kendine ve çevrene bir bak: Yanındaki insanla sadece aynı yolu mu yürüyorsun, yoksa ruhunun kıvrımları onunkiyle tam olarak örtüşüyor mu; yani sen, hayat sahnesinde kendi gerçek tetabukunu mu yaşıyorsun yoksa sadece boşlukları geçici yamalarla mı kapatıyorsun?

