Dikkat! Bu yazı Merve’nin hayal defterindendir…
Şehrin kalabalığından uzak, sessiz bir sokaktan geçiyordum. Bu sokağın her iki tarafı, adeta gökyüzünden yere dökülmüş gibi pembe güllerle bezenmişti. Her adımda kokusu ruhuma işliyor, yaprakların rüzgârla dansı içime huzur serpiyordu. Güller öylesine çoktu ki, taşları örterek yolun kenarlarını bir cennet bahçesine çevirmişti. İnsan, kendini yeryüzünde değil de göğün bir köşesinde sanıyordu.
Bu gül kokulu yol, yalnızca bir sokak değildi. Sanki gönlümün içinden geçen bütün özlemleri, duaları ve umutları önceden sezmiş; onları renk renk yapraklara nakşetmişti. Ben yürüdükçe kalbim hafifliyor, ruhum genişliyor, adımlarımda derin bir teslimiyet doğuyordu. Ve yolun sonunda bir kapı göründü: yeşil kubbesiyle, minaresiyle Mescid-i Nebevî… O an anladım ki bu sokak, yalnızca taşlardan yapılmış bir cadde değil; bir davet, bir çağrıydı. Pembe güllerin her biri, Efendimiz’in (sav) sevgisini anlatan bir kelime, bir dua, bir hatırlatma gibiydi. Her gül yaprağı, “O’nun yoluna çık, O’nun izini takip et” dercesine yol gösteriyordu.
Mescid-i Nebevî’nin avlusuna vardığımda, güllerin kokusu yerini bambaşka bir kokuya bıraktı: asırlardır duaların, salâvatların ve gözyaşlarının kokusu… Pembe güller burada da sessizce varlığını sürdürüyordu sanki bu defa taşların arasına sinmiş bir huzur olarak. O anda düşündüm: İnsan hayatı da aslında böyledir. Kimi zaman dikenli, kimi zaman çiçekli yollarla ilerleriz. Ama gönlümüzde güller taşımayı başarabilirsek, yolun sonunda her daim aydınlığa çıkarız. Ve o aydınlığın en yüce tecellisi, Mescid-i Nebevî gibi, Resûlullah’ın (sav) huzurudur.
Bu yüzden pembe güllerle donatılmış bir sokaktan geçmek, bana yalnızca estetik bir manzara sunmadı. O sokak, bana bir hakikati fısıldadı: Sevgiyle yürüyenler, yolun sonunda hep sevgililer sevgilisine çıkarlar. Çıkmak ümidim ile..