Evet, yanlış okumadınız kendime kurduğum en uzun cümleden bahsedeceğim. Adı evlat. Evlat, insanın hayata attığı bir imza değildir; evlat, insanın kader defterine düşen en uzun dipnotudur. Ne tam silinir, ne bütünüyle okunur. Her yaşta başka bir yerinden yanar.
Evlat sahibi olmak, bir bedende iki kalp taşıma cesaretidir. Biri göğsünde atar, diğeri sokaklarda, okul bahçelerinde, gecenin geç saatlerinde… İnsan, evladıyla birlikte coğrafyasını genişletir; artık tek bir bedende yaşamaz, her an dağılır. Evlat, bir insanın başına gelen en tatlı sürgündür. Artık eskisi gibi özgür değilsindir ama eskisi kadar eksik de değilsindir. Zaman senin için değil, senden taşan biri için akmaya başlar. Saatler artık dakikadır, geceler artık bekleme odası.
Kimse anlatmaz ama evlat, insanın içindeki kibri diz çöktüren ilk varlıktır. Ne bildiğin işe yarar, ne haklılığın. Bir ağlayışla bütün felsefeni susturur, bir gülüşle bütün yorgunluğunu inkâr eder. Evlat büyütmek, aslında kendini yeniden yetiştirmektir. Kendi korkularını törpülemeden, onun cesaretini inşa edemezsin. Kendi suskunluğunu çözmeden, onun sesini duyamazsın. Bu yüzden evlat, ebeveynin aynası değildir; ebeveynin itiraf defteridir.
Evlat bazen bir soru işaretidir: “Beni yeterince sevdin mi?”
Bazen bir ünlemdir: “Buradayım!”
Bazen de cevapsız bir cümle olur, gece yarısı kalbinde dolaşır, sabaha karşı susar.
Kimse evladın yük olduğunu söyleyemez ama kimse de hafif olduğunu iddia edemez. Evlat, omza değil ruha konan bir ağırlıktır. Taşıdıkça güçlenirsin, bırakırsan çökersin. Ve evlat… İnsanın en büyük korkusudur ama en sağlam sığınağıdır. Onsuz yaşamak mümkündür belki ama onunla yaşamak, insanı başka bir insan yapar.
Evlat, seni senden alır; ama sana senden daha iyi birini bırakır. İşte bu yüzden evlat, bir insanın hayata yazdığı en uzun, en riskli, en vazgeçilmez köşe yazısıdır. Silinmez; güncellenir.
Ve her satırı kalpten basılır…

