İnsan doğduğu gün bir heybeyle yola çıkıyor. İçinde ne var, bilmiyor. Hatta heybeyi omzuna koyduğunun bile farkında değil. Zamanla ağırlaştığını hissediyor sadece. Omuzlarına çöken şeyin yaşamak olduğunu anladığında ise artık çok geç; çünkü yürümeyi öğrenmiş, durmayı unutmuş oluyor.
Benim heybem, doğduğum gün annemin bakışlarıyla açıldı. İlk ağlayışımda içine korku kondu; düşer miyim, üşür müyüm, yeterince sevilir miyim diye. Çocukluk dedikleri o geniş ovada, heybeme en çok merak doldurdum. Sorular, suskunluklar, dizlerimdeki yaralar ve ‘geçer’ denilen her şey… Bazıları gerçekten geçti, bazıları heybemde kaldı.
Yıllar ilerledikçe heybem ikiye ayrıldı; iyi birikimler ve kötü birikimler. Ama bunu ayırmak hiç de kolay olmadı. Çünkü bazen bir acı, yıllar sonra bir şükre dönüştü. Bazen de masum bir sevinç, yerini sessiz bir pişmanlığa bıraktı. İyi birikimler arasında ilk sırada annelik var. İki çocuğun kalbine adımı ezberletmenin ağırlığı ve güzelliği. Uykusuz geceler, soğuyan çaylar, yarım kalan cümleler… Hepsi iyi birikim sayılıyor; çünkü sevgiyle yoğrulmuş hiçbir yorgunluk boşa çıkmıyor. Bir çocuğun alnına kondurulan öpücük, heybede hiç eskimeyen tek şey.
Evlilik de iyi birikimlerden biri. Yan yana susabilmenin konforu, aynı yere bakıp farklı şeyler düşünebilmenin olgunluğu. Bazen çatlayan, bazen onarılan bir hayat ortaklığı. Kırılan yerlerden sızan ışığı öğrenmek, heybeye konan bir bilgelik aslında.
Yazarlık… O, heybemin gizli gözü. Kimse görmeden biriktirdiklerim orada. Söylenemeyenler, yutkunulanlar, başkasının sanıp kendimden sakladıklarım. Kelimelerle nefes almayı öğrenmek, iyi birikimlerin en sessizi ama en derini.
Ama heybem tertemiz değil.
Kötü birikimler de var. Ertelenmiş hayaller, ‘sonra bakarız’ denilen cesaretler. Başkalarını üzmemek için kendimden vazgeçtiğim anlar. Güçlü görünmek uğruna yardım istemediğim günler. Bunlar ağır; çünkü insan en çok kendine haksızlık edince yoruluyor. Bir de suçluluk var. Çocukken, gençken, anne olurken… Hep bir şeyleri eksik yaptığımı düşünmenin sızısı. Hâlbuki kim tam yapabilir ki hayatı? Bu düşünceyi geç öğrendim, o yüzden heybemde biraz fazla yer kaplıyor.
Bugün 35 yaşındayım. Heybemi tamamen boşaltmaya niyetim yok. Çünkü beni ben yapan şeylerin çoğu orada. Ama artık seçerek taşıyorum. Her yük benim değil, her acı bana ait olmak zorunda değil. Biliyorum; insan heybeyi sıfırlamıyor, sadece hafifletiyor. Bazı yükleri affederek, bazılarını anlayarak, bazılarını da olduğu yere bırakarak. Heybemdekiler hâlâ benimle. Ama artık omuzlarımda değil; kalbimin hizasında duruyorlar.
Ve şunu biliyorum: İnsan hayatta en çok taşıdıklarıyla değil, taşıyamadıklarını kabul ettiği gün büyüyor. Heybemi yere bırakmıyorum; çünkü içindekiler bana ait. Ama artık onu sırtımda sürüklemiyorum. Gerektiğinde açıp bakıyor, gerektiğinde kapatıp yoluma devam ediyorum. Çünkü bazı yükler ders, bazıları iz, bazıları da sadece geçmiş.
Ve ben geçmişi sırtında taşıyanlardan değil; ona bakıp yolunu seçenlerden olmayı öğrendim..

