Kolay değildir giden bir dostun ardından veda yazısı yazmak. Hele bu dostun yazının ve kalemin namusunu koruyucu bir savaşçısı Bülent Akyürek ise…
Kelam toprak olur kalem kürek… Onu en çok hakkettiği yere, bembeyaz bir sayfanın yüreğine methiyeler dizerek defnedersin. Gözyaşlarıyla sularsın yazılardan oluşturduğun kabri…
Bilmiyorum belki yüzlerce yazılar yazılmıştır ardından lakin herkesin gönül toprağı farklı. Bende gönül toprağımla bu türbeyi yapayım istedim. Hatta onun pek sevmediği bu dünya meşgalesi yüzünden geç bile kaldım…
İyi adamdı Bülent Abi… Yok öyle kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olur cinsinden değil bu dediklerim. Artık günümüzdeki manası ne bilmiyorum ama yiğitler lügatinde adam gibi adamdı.
Ankara’nın ayazında tanıdım Bülent Abiyi… Sakarya’da Gökkuşağı Çay Evi’nin bir köşesinde oturmuş çayını içiyordu. O kadar yalnız bir duruşu vardı ki kalabalıklar bile yalnız kalıyordu yanında. O kadar fakir bir görüntüsü vardı ki Karun yanında Hint Fakiri gibi dururdu. Bakışlarından anladım ki her yönüyle kavga halindeydi.
Dengesizdi Bülent Abi… Kişisel çıkarlar üzerine kurulmuş dünyanın dengesinde dengesizdi… En çok da bu dengesizliği onu o yapıyordu ya… Hayat hikayesi herkesçe malum. Molla Google hazretlerine bir zahmet girerseniz genelini öğrenebilirsiniz. Küçük yaşlardan itibaren hastalıkların pençesinde geçen bir ömür…
Teşbihte hata olmaz derler… Doğruda söylerler teşbihte hata olmasın Bülent Abi tevhit gibi bir adamdı. Başlangıçta bütünüyle inkâr sonunda sonuna kadar ikrar. Otuz beş sene boyunca ateizm kisvesi altında arayış… “Bir rüya sonu hidayete erdim. Dünya görüşüm değil, ahiret görüşüm değişti” derdi… Gördüğü rüyaya da yine internetten ulaşabilirsiniz.
En son Malatya’da gördüm Bülent Abi’yi. Kitap fuarında imza atıyordu. Bir tekerlekli sandalyeye oturmuştu. Çevresini saran onlarca kişinin arasında yine yalnız ve inadına gülümsüyordu.
“Vay Bülent Baba. Ne var ne yok?”
“Ne olsun be abicim. Bu sefer koltuğu kaptım, daha da onu bırakmam…”
Havadan sudan konuştuk. Bir sigara bir çay içimi kadar vakte sığdırabileceğimiz kadar muhabbeti sığdırmaya çalıştık. Sonra bir daha görüşmedik. “Sıfır yedi uçlu kaleme aklım ermeyince teknolojiyi takip edemeyeceğimi anlamıştım küçükken” demişti. Telefonla da arası yoktu. Görüşemedik…
Son kitabı “Satılık Adam” çıkmıştı. Az demlensin de öyle okurum diye alttan alıyordum. O ise çoktan Azrail’in atına atlamış sefere çıkmıştı bilemedim.
Güzel insanlardan Mustafa Hoca (Kocabaş) bizim iki kapılıya her geldiğinde Bülent Abinin son kitabı aldığını, bir solukta okuduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu. Hem de öyle yenilir yutulur cinsten değil. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eserine takla attıracak şekilde bir kitap olduğunu söylüyordu.
Bugün yarın alırım derken Bülent Abi’nin gittiğini öğrendim. Kolayca yazıvermişlerdi, “Bülent Akyürek vefat etti…” O gün iki kapılıya Mustafa Hoca geldi. Hüzün yüreğinden akıyordu. “Bülent Abi vefat etti…” Sonra mı? Sonrasında sağ olsun Mustafa Hoca getirdi kitabı… Açtım hemen okumaya başladım… Okudum okudum… Sanki bana yazdığı son mektupmuş gibi, son ders gibi okudum… Bir cümleye gelince takıldım…
“Mezarlıklar çok yeşildir bilirsiniz” diyordu, “Oradaki her ağaç ziyaretçilerin gözyaşlarıyla büyür.”
Bir de acayip gıcık olurdu şehir dışına taşınan mezarlıklara. “Üç minibüs değiştirmek zorundasın bir mezarlığa gitmek için. Ben ölmeden hayatta gitmem” derdi… Ben de gelemedim Bülent Abi ama inşallah bir söğüt fidesi dikilmiştir başına. İnşallah en kısa zamanda gözyaşlarımla sulamaya gelirim…
Son sözü yine senin olsun Bülent Abi, “Geçmiş, bitmiş bir gelecektir. Gelecek, yaşanmamış bir şimdi… Geçmiş de gelecek de yaşanır…”
Yaşanmamış şimdilerde yani gelecekte anlayacaklar seni Bülent Abi…
Kabrin nur olsun…

